Samstag, 23. Juni 2012
Uyarlamaya açık fıkralar
Suriye’de bir genel seçimin ardından bakanlardan biri sevinçle rahmetli Devlet Başkanı Hafız Esad’ın huzuruna çıkar. “Çok iyi haberlerim var başkanım” diye başlar. “Son genel seçimlerde halkın yüzde 98,6’sının oyunu aldınız. Seçime katılanların sadece yüzde 1,4’ü size oy vermemiş. Başka ne isteyebilirsiniz ki?”
Esad gülümseyerek cevap verir: “Tabii ki o yüzde 1,4’ün isim listesini”
***
Samstag, 26. Mai 2012
Erzak için kan
“Erzak için kan” tarihin en acı hikayelerinden biridir. Yarım milyona yakın Yahudi ve Roman’ın göz göre göre gaz odalarına gönderilmesinin hikayesi.
19 Mayıs 1944 günü İstanbul havaalanına inen Alman uçağının yolcularının arasında Joel Brand adlı Macar Yahudisi biri de vardı. Viyana’da kendisine verilen Eugen Brand adına düzenlenmiş bir Alman pasaportu taşıyordu.
Brand burada Dünya Siyonist Örgütünün başkanı Chaim Weizman ile görüşeceğini düşünüyordu. Oysa görüşeceği kişi İstanbul Yahudilerinin temsilcisi Haim Barlas’tı. Brand kendisini karşılayan kimsenin olmadığını görünce hayal kırıklığına uğramıştı. Vize işlemleri yapılmadığı için Türk polisi onu bir süre gözaltına aldı. Bir süre sonra serbest bırakılan Brand karşısında Haim Barlas’ı gördüğünde büyük bir hayal kırıklığına uğradı.
Brand çok önemli bir görev için İstanbul’a gelmişti. Macaristan’ı işgal eden Nazi Almanyası bu ülkedeki Yahudi cemaatine 10 bin kamyonluk erzak karşılığında ülkedeki Yahudileri ölüm kamplarına göndermemek için anlaşmayı önermişti. Adolf Eichmann bu anlaşma için Brand ile bizzat görüşmüştü. Bir iddiaya göre ikili görüşürken SS teşkilatının lideri Heinrich Himmler de Eichmann’ın arkasında duran subaylar arasındaydı.
19 Mayıs 1944 günü İstanbul havaalanına inen Alman uçağının yolcularının arasında Joel Brand adlı Macar Yahudisi biri de vardı. Viyana’da kendisine verilen Eugen Brand adına düzenlenmiş bir Alman pasaportu taşıyordu.
Brand burada Dünya Siyonist Örgütünün başkanı Chaim Weizman ile görüşeceğini düşünüyordu. Oysa görüşeceği kişi İstanbul Yahudilerinin temsilcisi Haim Barlas’tı. Brand kendisini karşılayan kimsenin olmadığını görünce hayal kırıklığına uğramıştı. Vize işlemleri yapılmadığı için Türk polisi onu bir süre gözaltına aldı. Bir süre sonra serbest bırakılan Brand karşısında Haim Barlas’ı gördüğünde büyük bir hayal kırıklığına uğradı.
Brand çok önemli bir görev için İstanbul’a gelmişti. Macaristan’ı işgal eden Nazi Almanyası bu ülkedeki Yahudi cemaatine 10 bin kamyonluk erzak karşılığında ülkedeki Yahudileri ölüm kamplarına göndermemek için anlaşmayı önermişti. Adolf Eichmann bu anlaşma için Brand ile bizzat görüşmüştü. Bir iddiaya göre ikili görüşürken SS teşkilatının lideri Heinrich Himmler de Eichmann’ın arkasında duran subaylar arasındaydı.
Samstag, 19. Mai 2012
Afrinli Süleyman’ın müzelik kafatası
Paris’teki Musée de l’Homme’un koleksiyonun en değerli parçalarından biri 19. yüzyılın başında Güney Amerika’da bulunan kristal kafatasıdır. Bu kafatası dünyanın değişik müzelerinde bulunan benzerlerinin ilk örneklerinden biri olması nedeniyle önem taşır.
Müzenin koleksiyonunda ünlü düşünür René Descartes’in de kafatası da bulunuyor. Alt çene kısmı olmayan kafatasının yanında ünlü Fransız futbolcu Lillian Thuram’ın kafatasının kopyasıyla birlikte sergileniyor. Hemen yanlarında ise 30 bin yıllık bir homo-sapiens kafatası var.
Bu kafataslarının arasında “Intitulé le criminel Soleyman el-Halaby” başlığıyla sergilenen bir başka kafatası dikkat çeker. Bu kafatası Afrin’in Kokan köyünden bir Kürt olan Süleyman’a aittir. 1800 yılında Fransızlar tarafından Kahire’nin merkezinde sağ eli kemiğine kadar yakıldıktan sonra kazığa oturtularak saatlerce can çekiştikten sonra öldürülen Süleyman’ın kafatasının Paris’e gelişinin hikayesi oldukça ilginç.
Freitag, 11. Mai 2012
Talat Paşa suikastında Dêrsim parmağı
(Tehliriyen; soldan 2.)
1921 yılında Ermeni Soykırımı’nın kilit isimlerinden Talat Paşa, İngiliz istihbaratçı Aubrey Herbert ile Berlin yakınlarında üç gün süren bir dizi görüşme gerçekleştirmişti. Bu görüşmelerde Talat Paşa, son 10 yıldaki Osmanlı politikaları konusunda Herbert’e uzun uzadıya açıklamalarda bulunmuş, soykırımı inkar etmiş ve hatta Turancı hareketi İngiliz çıkarlarına karşı harekete geçirebileceğini söylemişti.
Ne tuhaftır ki bu söyleşiden 9 gün sonra Talat Paşa, Berlin Hardenberger sokağındaki evinden çıktıktan kısa bir süre sonra Soghomon Tehliriyan tarafından öldürüldü. Tehliriyan, Talat Paşa ile yüzyüze gelmiş ve onu geçtikten kısa bir süre sonra elindeki revolveri kafasının arkasına dayayarak ateşlemişti.
Tehliriyan suikastı gerçekleştirdiğinde henüz 24 yaşındaydı. Cenevre’den kısa bir süre önce Berlin’e taşınmış ve Talat Paşa’nın evinin tam karşısındaki bir apartmana yerleşmişti. Tehliriyan 1 ayı aşkın bir süre Talat Paşa’yı gözledikten sonra suikastı gerçekleştirdi.
Tehliriyan davası, Berlin’de iki gün gibi kısa sayılabilecek bir sürede görüldü ve sonuçta sanığın Ermeni Soykırımı sırasında yaşadıkları nedeniyle cinnet geçirdiği ve bu nedenle suçlu sayılamayacağı kararı verildi.
Talat Paşa suikastı davası da böylece tek bir kişinin işlediği bir cinayet olarak kapatıldı. İngiliz istihbaratının bu suikastlerdeki rolü hiçbir zaman ciddi bir araştırmaya da konu olmadı ama tarihçiler genel olarak Nemesis Operasyonu’nun o yıllarda henüz oluşmaya başlayan Ermeni diasporası ve bir avuç genç Ermeni militanın yeteneklerinin çok ötesinde olduğu konusunda hemfikir.
***
1921 yılında Ermeni Soykırımı’nın kilit isimlerinden Talat Paşa, İngiliz istihbaratçı Aubrey Herbert ile Berlin yakınlarında üç gün süren bir dizi görüşme gerçekleştirmişti. Bu görüşmelerde Talat Paşa, son 10 yıldaki Osmanlı politikaları konusunda Herbert’e uzun uzadıya açıklamalarda bulunmuş, soykırımı inkar etmiş ve hatta Turancı hareketi İngiliz çıkarlarına karşı harekete geçirebileceğini söylemişti.
Ne tuhaftır ki bu söyleşiden 9 gün sonra Talat Paşa, Berlin Hardenberger sokağındaki evinden çıktıktan kısa bir süre sonra Soghomon Tehliriyan tarafından öldürüldü. Tehliriyan, Talat Paşa ile yüzyüze gelmiş ve onu geçtikten kısa bir süre sonra elindeki revolveri kafasının arkasına dayayarak ateşlemişti.
Tehliriyan suikastı gerçekleştirdiğinde henüz 24 yaşındaydı. Cenevre’den kısa bir süre önce Berlin’e taşınmış ve Talat Paşa’nın evinin tam karşısındaki bir apartmana yerleşmişti. Tehliriyan 1 ayı aşkın bir süre Talat Paşa’yı gözledikten sonra suikastı gerçekleştirdi.
Tehliriyan davası, Berlin’de iki gün gibi kısa sayılabilecek bir sürede görüldü ve sonuçta sanığın Ermeni Soykırımı sırasında yaşadıkları nedeniyle cinnet geçirdiği ve bu nedenle suçlu sayılamayacağı kararı verildi.
Talat Paşa suikastı davası da böylece tek bir kişinin işlediği bir cinayet olarak kapatıldı. İngiliz istihbaratının bu suikastlerdeki rolü hiçbir zaman ciddi bir araştırmaya da konu olmadı ama tarihçiler genel olarak Nemesis Operasyonu’nun o yıllarda henüz oluşmaya başlayan Ermeni diasporası ve bir avuç genç Ermeni militanın yeteneklerinin çok ötesinde olduğu konusunda hemfikir.
***
Nazım’ın açlık grevi
Nazım Hikmet 1950 yılına geldiğinde artık mahpusluk canına tak etmişti. Ömrünün geri kalanını mahpus damlarında geçirme fikri onu kahrediyordu. Cezaevi arkadaşlarının anlattığına göre Nazım’ın aklında bir açlık grevi yapma fikri uzun bir süreden beri vardı.
Şair sonunda özgürlüğü için kendini açlık grevine yatırmaya karar verdi. 30 Mart 1950’de ailesine yazdığı mektupta Nazım Hikmet açlık grevi kararını şu sözlerle açıkladı: „Başka türlü hareket etmek kabil olmadığı için bu kararı verdim. Sizden yalnız bir şeye kayıtsız şartsız inanmanızı istiyorum; bu kararım, herhangi bir yeis, bir yılgınlık, bir korkaklık, bir sabırsızlık neticesi değildi Sabırlı, şuurlu, ümitliyim. Fakat hakkın ve hakikatın ortaya çıkması için meydana hayatımı atmaktan başka imkanım kalmadığına kaniyim.“Ailesi Nazım’ı bu kararından döndürmek için çok uğraştı ama şair „Millete verdiğim açık istidaya (dilekçeye) canımı pul yerine kullanıyorum” diyerek 8 Nisan günü açlık grevine başladı. Nazım bundan 52 sene evvel bugün açlık grevinin 13. günündeydi. Nazım Hikmet’in annesi Celile hanım, Orhan Veli, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat da ona destek için açlık grevine yatmışlardı. Avukatının isteği üzerine açlık grevine kısa bir süre ara veren Nazım, 1 Mayıs’ta yeniden başladığı eylemini 17 Mayıs 1950’de sonlandırdı. Bu kararında Sait Faik, Halide Edip Adıvar, Cahit Sıtkı, Adnan Saygun gibi isimlerin yazdığı mektup etkili olmuştu. Aydınlar Nazım’dan yeni hükümet kurulana kadar eylemini durdurmasını istiyordu. Nazım bu çağrılara kulak verdi ve 15 Temmuz’da çıkan af kanunuyla serbest kaldı. Bu dönemde dönemin Kudret gazetesi Orhan Veli, Anday ve Rıfat’ı hedefe koyarak: „Üç sosyalist şair açlık grevi yapacakmış” başlığıyla çıkmıştı. Buna karşı üçlü 15 Mayıs günü Yaprak dergisinde şu sözleri kaleme aldı: „Bir şairin öldürülmesine şair gönlümüz razı olmadığı için, sırf onu kurtarmayı istediğimizi belirtmek için iki gün aç durduk. Niyetimiz kimseyi tehdit değildi, sadece şairlik borcumuzu ödemekti.“ Memleket şairinin açlığına katılmayı bu üç büyük isim bir „şairlik borcu” olarak görüyordu. Orhan Veli, Nazım’ın serbest bırakıldığı sene onun için „Hürriyete Doğru” şiirini kaleme aldıktan sonra öldü. Ünlü şair Nazım’a „Görmüyor musun, her yanda hürriyet / Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol / Git gidebildiğin yere” diyerek seslenmişti.
***
Freitag, 2. März 2012
Roger Waters’ın İngiliz sömürgeciliğine karşı mücadelesi
Roger Waters İngiltere’nin sömürgecilik tarihiyle gurur duymadığını söylemiş. 2004 yılında İngiltere’de çıkan av yasasını beğenmeyip ülkeyi terk etmişti. En azından geçen süre içerisinde ülkesini terk etmek için kendince daha geçerli sebepler bulmuş.
Waters’ın İngiliz sömürgeciliği konusundaki açıklamalarının nedeni Falkland Adaları konusunda İngiltere ve Arjantin arasında son dönemde artan gerilim. Waters Falkland Adalarının İngiliz olmadığını ve Arjantin’e geri verilmesi gerektiğini savunuyor.
***
Falkland Adaları Atlantik Okyanusunun güneybatısında Arjantin’in burnunun dibinde iki büyük ada merkezli bir ada topluluğu. 18. yüzyıldan bu yana İngilizlerin elinde sömürge. 1982 yılının Nisan ayında Arjantin’deki askeri cunta (evet aynen o binlerce insanı askeri helikopterlerden denize atıp köpekbalıklarına yem eden cunta) “Las Malvinas”ı yani Falkland Adalarına çıkarma yapmıştı.
Tuhaf bir savaştı. Aydınlar, demokratlar hangi tarafta yer alacaklarını şaşırdı. Bir tarafta onbinlerce insanın katili, kirli savaşı siyaset terminolojisine kazandırmış bir cunta, diğer tarafta İngiliz sömürgeciliği.
Freitag, 3. Februar 2012
Zenci Mandela, Cahil Auster
1992 yılında Nelson Mandela, Atatürk Barış Ödülü’nü reddettikten sonra ödülü dağıtan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu 1993, 1994’te ödülü verecek kimse bulamadı.
Bir arkadaşın ortaya attığı “Türk’ün Türk’ten ve Bernard Lewis’ten başka dostu yoktur” şiarı ile ödül, 1997’de Bosna Hersek’te görev yapan Türk Barış Gücü Görev Kuvveti’ne, 1998’de Dr. Bernard Lewis’e, 1999’da rahmetli Haydar Aliyev’e, 2000’de de rahmetli Rauf Denktaş’a verildi.
Belki bilmeyenler vardır. Bernard Lewis dediğimiz adam ABD’li bir tarihçi. 1961 ve 1968’de “Modern Türkiye’nin Ortaya Çıkışı” kitabının iki baskısında da Ermeni Soykırmını “1,5 milyon Ermeni’nin yok edildiği 1915’teki korkunç Holocaust” olarak tanımlamıştı. Daha sonrasında “1915’teki korkunç katliam” demeye başladı. En nihayetinde de Ermeni Soykırımının tanınmaması için ABD Kongresine çağrıda bulunan akademisyenler arasında yerini aldı.
Samstag, 14. Januar 2012
Nazım Hikmet ve Kürtler
Nazım Hikmet’in Kürtlere, Kürt sorununa, Kürtlerin ayaklanmalarının katliamlarla bastırılmasına karşı sessizliği her zaman tartışma konusu olagelmiştir. Türkçe’nin en büyük şairi, modern Türkiye tarihinin en etkili komünist figürlerinden biri olan Nazım’ın eserleriyle sabit enternasyonalist duyarlılığı neden Kürtler söz konusu olduğunda adeta bir duvar kesilmiş, ünlü şair Kürt katliamlarına karşı sırtını nasıl olup da dönebilmiştir?
Sol cepheyi, Nazım’ı sevenleri çok kızdıran bir tartışmadır bu. Çokça rastlamışızdır Nazım’ın insan sevgisini anlatıp Kürt meselesine karşı duyarsızlığının söz konusu olmadığını ifade edenlere. Nazım’ı eleştiren Kürtler çarçabuk olaya milliyetçi bir perspektiften bakmakla itham edilirler. Lakin nedense kimse “sarı nehre doğru akan ordunun” içindeki Nazım’ın, içinin daussılası Madrid kapısındaki nöbetçinin güzel gözlerindeki Nazım’ın yüzünü neden Kürtlere dönmediğini açıklayamaz. Nazım’ın kalbi dünyanın değişik yerlerinde mücadele veren halklar için atmıştır da yanıbaşındaki Kürtler için atmamış mıdır?
Samstag, 7. Januar 2012
Bülent Ersoy’un devrimcilerle dansı
Bülent Ersoy hanımefendi Deniz Gezmiş’le ilgili bir anısını anlatınca sol cenah birbirine girdi. Öyle ki şimdilerde soldaki popüler ayrım homofobik olanlar ve olmayanlar şeklinde.
Neyse ki bu tartışmaların önemli bir kısmı iş sıkıya geldiği zaman direksiyonu hemen Kemalizme kıran yaşı geçmiş solcular arasında geçiyor. Yeni neslin pek böyle dertleri yok.
Deniz Gezmiş’le tanışma meselesi Bülent Ersoy’un devrimcilerle ilk karşı karşıya gelişi değil.
Rivayete göre meşhur Marmaris meselesinden sonra içeri tıkılan Bülent Ersoy Buca Cezaevine getirilip özel bir koğuşa konur. Ersoy buradaki kısa tutukluluk sürecinde dışarından bir dolu özel yiyecek içecek getirir tabii. Bu sırada diğer koğuşlara ikramdan da geri durmaz.
Devrimci tutsakların bulunduğu koğuşlar konuyla ilgili toplanırlar tabii. Tartışmalar sonucunda „halkın değerlerine uymayan bir kişinin“ ikramını kabul etmeme kararı alırlar. Böylece Bülent Ersoy’un baklavaları geri gönderilir.
Bu olayı Buca Cezaevinde o dönemde kalan bir arkadaşımız anlatmıştı. Bizim cenahtaki sohbetlerde de sık sık tekrarlanıp durulur.
Aynı yıllarda Paşakapısı Cezaevinde ise ülkücüler üç hükümlüyü eşcinsel oldukları için döve döve öldürmüşlerdi. Bu herhalde Türkiye’de bir eşcinsel ya da transseksüelin yaşadığı dışlanmanın boyutlarını daha net ortaya koyan bir örnek.
Neyse ki bu tartışmaların önemli bir kısmı iş sıkıya geldiği zaman direksiyonu hemen Kemalizme kıran yaşı geçmiş solcular arasında geçiyor. Yeni neslin pek böyle dertleri yok.
Deniz Gezmiş’le tanışma meselesi Bülent Ersoy’un devrimcilerle ilk karşı karşıya gelişi değil.
Rivayete göre meşhur Marmaris meselesinden sonra içeri tıkılan Bülent Ersoy Buca Cezaevine getirilip özel bir koğuşa konur. Ersoy buradaki kısa tutukluluk sürecinde dışarından bir dolu özel yiyecek içecek getirir tabii. Bu sırada diğer koğuşlara ikramdan da geri durmaz.
Devrimci tutsakların bulunduğu koğuşlar konuyla ilgili toplanırlar tabii. Tartışmalar sonucunda „halkın değerlerine uymayan bir kişinin“ ikramını kabul etmeme kararı alırlar. Böylece Bülent Ersoy’un baklavaları geri gönderilir.
Bu olayı Buca Cezaevinde o dönemde kalan bir arkadaşımız anlatmıştı. Bizim cenahtaki sohbetlerde de sık sık tekrarlanıp durulur.
Aynı yıllarda Paşakapısı Cezaevinde ise ülkücüler üç hükümlüyü eşcinsel oldukları için döve döve öldürmüşlerdi. Bu herhalde Türkiye’de bir eşcinsel ya da transseksüelin yaşadığı dışlanmanın boyutlarını daha net ortaya koyan bir örnek.
Samstag, 17. Dezember 2011
Tarihi tarihçilere bırakmanın hafifliği
Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun hemen ardından Ankara’da İttihat Terakki döneminin simgelerinden Türk Ocakları Derneği’nin merkez binasını dikmek için bir arsa aranıyordu. Türk yetkililer bunun için Ulus’taki Ermeni mezarlığını gözüne kestirmişti. Bu mezarlık soykırımın ardından kilise arazisi sayıldığı için toptan Evkaf Müdürlüğüne devredilmişti. 1927’de hükümet bu mezarlık arazisini Evkaf’tan satın aldı ve imara açtı. Üzerine de Türklüğü, Türklük bilincini yayma vazifesini bayrak edinmiş Türk Ocakları Derneği’nin merkezi yapıldı. Bugün bu bina Türkocağı Resim Heykel Müzesi olarak hizmet veriyor.
Ermeni ölülerinin üzerine Türklüğün inşası...
Bu binanın inşasını Mustafa Kemal onaylamış hatta projeyi suluboya bir resim üzerinden bizzat seçmiştir. Mustafa Kemal inşaat sürerken birçok kez Ulus’a gelerek denetimlerde bulunmuş ve inşa sırasında çalışacak ustaların özellikle Türk olmalarını istemiştir. Aklından ne geçiyordur bilinmez.
Cumhuriyetin ilk döneminde sayısız Ermeni mezarlığının üzerine kamu binaları, askeri tesisler yapıldı. Özellikle 1930’lu yıllarda İstanbul, İzmir, Ankara gibi büyük merkezlerdeki Ermeni mezarlarının büyük bir kısmı planlı bir şekilde ortadan kaldırıldı.
Ermeni ölülerinin üzerine Türklüğün inşası...
Bu binanın inşasını Mustafa Kemal onaylamış hatta projeyi suluboya bir resim üzerinden bizzat seçmiştir. Mustafa Kemal inşaat sürerken birçok kez Ulus’a gelerek denetimlerde bulunmuş ve inşa sırasında çalışacak ustaların özellikle Türk olmalarını istemiştir. Aklından ne geçiyordur bilinmez.
Cumhuriyetin ilk döneminde sayısız Ermeni mezarlığının üzerine kamu binaları, askeri tesisler yapıldı. Özellikle 1930’lu yıllarda İstanbul, İzmir, Ankara gibi büyük merkezlerdeki Ermeni mezarlarının büyük bir kısmı planlı bir şekilde ortadan kaldırıldı.
Samstag, 3. Dezember 2011
1916 Diyarbakır tehciri
İttihat Terakki döneminde hükümete sadık olmayanlara “sadakati meşkuk” (sadakati şüpheli) denilirdi.
1916’a yılına gelinirken İttihat Terakki’nin önde gelen kadroları Anadolu’nun tamamen Türkleştirilmesi için detaylı bir plan üzerinde çalışıyordu. Bu planın Kürt ayağı merkezi otoritenin etkinliğinin arttırılması için önce aşiretlerin dağıtılması ardından da Batıya yerleştirilecek Kürtlerin asimile edilmesini öngörüyordu. Talat Paşa hükümeti imparatorluk topraklarında Ermeni soykırımı devam ederken 1916’da “sadakati meşkuk” Kürtlerin tehciri için düğmeye bastı.
1916 yılının henüz başlarında bu kapsamda Konya, Kastamonu, Ankara, Sivas, Adana, Aydın, Trabzon, Kayser, Canik, Eskişehir, Karahisar ve Niğde’deki yerel idareler çekilen şifreli telgraflarla uyarılmış ve Kürt mültecilerin yerleştirilmesi için hazırlık yapılması istenmişti.
Samstag, 19. November 2011
Abdülmecid’in eserlerini alkışlamak
1839’da tahta çıkan ve zerafetle (!) 22 yıl saltanat süren Sultan Abdülmecid bundan 150 yıl önce ölmüş; arkasında gözü yaşlı 22 eş ve 37 çocuk bırakarak.
Abdülmecid’in tahta çıktığı dönemlerde İngiliz kraliçesi Victoria da henüz iki senedir ülkesinin başında bulunuyordu. Onun nefesi biraz daha kuvvetliymiş ki 64 yıl tahtta kaldı. Ülkede parlamenter rejim oturmaya başladığından çok fazla bir numarası da yoktu.Abdülmecid tahttayken Halkların Baharı yaşandı Avrupa’da. 1848’deki kalkışmalar Avrupa tarihindeki ilk ve tek uluslararası ayaklanmalardı. Kıta çapında bir sene boyunca geleneksel iktidarlar işlevsiz kaldı. Onbinlerce insan öldü, milyonlar göç etti ya da sürgün edildi. Sonuçta tüm ayaklanmalar başarısız oldu ama krallık, aristokrasi ve ordu temellerine oturmuş yönetimler kökten sarsıldı. Karl Marx ve Friedrich Engels “Komünist Manifesto”yu yayınladı.
Aynı yıllarda Doktor Crawford Long ilk kez genel anestezi altında bir ameliyat gerçekleştirdi. Samuel Morse ilk telgrafını Baltimore’den Washington’a gönderdi. İlk telgrafın üzerinde “Tanrı nelere kadir” yazıyordu.
Samstag, 5. November 2011
Adalet istenmez kazanılır
Haksızlığa uğrayanın sesini duyuramamasının ızdırabı öfkesi kadar büyüktür. Mazlumların sesine kulak tıkamanın, onları görmezden gelmenin, adaleti güç dengelerinin terazisinde sağlamanın suçunun büyük olduğu gibi.
1942 yılında Alman ordusuna katılmış bir grup Polonyalı Smolensk yakınlarındaki Katyn Ormanında her biri kafalarının arkasına tek kurşun sıkılarak öldürülmüş insanların cesetleri bulmuştu. Cesetler dediysek üç beş değil tam 4 bin 500 ceset. O tarihten iki yıl önce Sovyetlerin Polonya’da tutukladığı asker, polis, idari yetkililere ait olan bu cesetleri toplamak neredeyse 1 ay sürmüştü.
1942 yılında Alman ordusuna katılmış bir grup Polonyalı Smolensk yakınlarındaki Katyn Ormanında her biri kafalarının arkasına tek kurşun sıkılarak öldürülmüş insanların cesetleri bulmuştu. Cesetler dediysek üç beş değil tam 4 bin 500 ceset. O tarihten iki yıl önce Sovyetlerin Polonya’da tutukladığı asker, polis, idari yetkililere ait olan bu cesetleri toplamak neredeyse 1 ay sürmüştü.
Samstag, 29. Oktober 2011
Dünyanın politize edilen ilk depremi
Her ne kadar bir ırkın başka bir ırktan üstünlüğünü, bir milletin başka milletler üzerindeki egemenliğini savunmanın akla mantığa sığan hiçbir yönünü bulamasam da bu milliyetçilerin kafasının çalışmadığı anlamına gelmez.
Samstag, 22. Oktober 2011
Türk milliyetçisi kime denir?
Sosyal paylaşım ağlarında dönüp duran bir sorudur bu. Bir sürü insanın birbirinden ilginç cevaplar vermişliği vardır. Daha önce sanal alemde rastladığım bir tanımlamaya yer vermiştim.
19 Ekim günü Çukurca’daki saldırının ardından yaşanan hezeyan o kadar çok sayıda yeni „Türk milliyetçisi“ tanımını doğurdu ki bunları paylaşmak farz oldu.
İşte 19 Ekim 2011’in ardından güncellenen yeni Türk milliyetçisi tanımları:
Samstag, 15. Oktober 2011
Çukurca’daki kemiklerin sırrına dair...
Çukurca, Çele, Chal ya da Challa. Sarp dağ geçitlerinin kesiştiği bu ilçenin adı dün ilginç bir haberle gündeme geldi. Çukurca’da devlet hastanesi için yapılan kazı sırasında insan kemikleri bulundu.
Aslında kemiklerin hikayesi çok basitti. İnşaat alanı tarihi bir mezarlığın üstündeydi. Geçtiğimiz sene Belediye inşaat kararının çıkmasının ardından mezarları taşımış ama bazılarını gözden kaçırmıştı. Olan biten buydu işte.
Bu haberin Türk basınında yer alan şeklinde ise şunlar yazıyordu: „İnşaat alanına gelen bazı yaşlı vatandaşlar ise kemiklerin tarihte Ermeniler tarafından katledilen Müslümanlara ait olabileceğini ileri sürdü.”
Belli ki Doğan Haber Ajansı haberi daha da ilginç kılmak için mezarlığın geçen sene taşındığı bilgisini es geçmiş, bunun da üstüne yaşlılara dayanarak Ermenilerin „katliamcı” kimliğine vurgu yapmayı seçmişti.
Çukurca ve çevresi hiçbir dönem Ermenilerin geleneksel yerleşim alanı olmadı. 20. Yüzyılın başında Hakkari ve Yüksekova’da küçük Ermeni cemaatleri vardı. Başkale merkezinin nüfusu ise ağırlıklı olarak Ermenilerden oluşuyordu. Çukurca ve çevresi ise yoğun bir Asuri, Keldani nüfusuna ev sahipliği yapıyordu. Bunun yanı sıra o zamanlar büyükçe bir köy olan Çukurca merkezinde geniş bir Yahudi cemaati de bulunuyordu. Cemaat kaynaklarına göz gezdirdiğimizde ilçede Ermenilerin bulunmadığı ya da kayda geçmeyecek kadar az sayıda olduğunu görüyoruz.
1914’te Hakkari’nin Ruslar tarafından işgal edilmesi Kürtler ile Nasturiler arasındaki çatışmaların yoğunlaşmasına neden oldu. Çukurca da bu çatışmaların merkezlerinden biriydi. Çukurca o dönemde hem Rus ile Osmanlı orduları arasında hem de Kürtler ile Nasturiler arasındaki birçok çatışmaya sahne olmuştur.
Nasturiler ile Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti arasındaki çatışma 1924 yılına kadar sürdü. Kürt aşiretleri bu süre içinde sürekli olarak Nasturilerle çatışma halinde oldu. Özellikle İsmail Simko Nasturilere karşı gerçekleştirdiği katliamlarla nam saldı. 1924 yılında Çukurca’nın güneyindeki Zap vadisinde son direnç noktalarının düşmesinin ardından Hakkari’deki Hristiyan etkinliği de son buldu. Hakkari Hristiyanlarının büyük bölümü Doğu ve Güney Kürdistan’a yerleşti. Kalan Hristiyanların büyük bir bölümü de 1970’lerden sonra topraklarını terk ederek Batılı ülkelere göç etti.
Çukurca, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda Türkiye sınırları içinde dahi değildi. Nasturilere karşı gerçekleştirilen harekatın ardından resmi olarak 1926 yılında Türkiye topraklarına katıldı.
Velhasıl yani Çukurca’da ne Ermeni katliamı oldu ne de Ermeni komitacılar Çukurca’yı yakıp yıktı. Çukurca ve çevresindeki çatışmanın karakteri çok daha değişiktir. DHA’nın umrunda mıdır bunu bilmem tabii.
Geçen sene de Çukurca’nın taş evlerinin kimler tarafından yapıldığının bilinmediğine ilişkin bir haber yapmışlardı. Tüm gezginlerin tuttuğu günlüklerdeki bilgilere ve Amediye’de yerleşik Yahudi cemaatinin belgelerine göre Çukurca’daki Yahudiler yüksekteki taş evlerin bulunduğu mahallede yaşıyordu. Taş evlerin Amediye’deki Yahudi evleriyle gösterdiği benzerliği bile ele alırsanız bu basit sonuca rahatlıkla ulaşabilirsiniz, ama işte bu coğrafyanın bize anlatılandan bambaşka bir tarihe sahip olduğunu itiraf etmek zorlarına gidiyor.
Nihayetinde Çukurca’daki Yahudiler, önce Kürt aşiretleri ve sonrasında Türk ordusunun saldırıları nedeniyle önce Amediye’ye sonra da İsrail’e göç ettiler. 1951’de de Çukurca’da kalan son Yahudiler de topraklarını terk etti.
Yüzyıllar boyunca Yahudi, Asuri, Keldani, Kürt ve Ezidilerin yanyana yaşadığı Çukurca da işte böylece Kürtlere kaldı.
(15 Ekim 2011 - Yeni Özgür Politika)
Samstag, 8. Oktober 2011
Bizim memleketin imparator ve korsanları
Rivayete göre zamanında Ege'nin en namlı korsanı yakalanıp Büyük İskender'in huzuruna çıkarılmış. "Nedir" demiş Büyük İskender, "Neden denizlerimizi istila ediyorsun?" Bizim adam yapıştırmış cevabı "Sen neden dünyayı istila ediyorsan o yüzden. Ama bir farkla; sen bu işi büyük bir donanmayla yaptığın için sana imparator, ben aynı işi tek bir gemiyle yaptığım için bana da korsan diyorlar."
Rivayet bu ya, Büyük İskender "doğru söylüyorsun" deyip korsanı serbest bırakmış. (Noam Chomsky bu hikayeden hareketle ABD'nin "terörizme karşı savaş" konseptini ve medyanın konuyu ele alış tarzını eleştirdiği kitabına "İmparatorlar ve Korsanlar" adını vermişti.)
Uzun zamandır şiddetin bir bütün reddinin mümkün olup olmadığını düşünüyorum. Yani öldürme eylemini mazur gösteren tüm nedenlerin reddedilip reddedilemeyeceğini. Nereden geldiğine bakmadan...
Şiddeti reddetmek üzerinde durmaktan ziyade şiddeti kabul etmenin, şiddeti haklı görmenin irdelenmesi herhalde daha doğru olacaktır.
Ki şiddeti haklı görmenin sorumluluğu büyüktür. Hele hele yaşanan kayıpların açtığı yaraların neye benzediğini bilenler açısından bu sorumluluk çok daha fazladır.
Bugün şiddet konusunda tartışma yürütenlerin büyük bir kısmının savaşın neye benzediği, bir insanın nasıl can verdiği konusunda çok bir fikri yoktur. Olsa da emin olun ki gerçekle arasında büyük uçurumlar vardır.
Ha fikirleri olmasına da çok imkan yoktur zaten. Savaşın neye benzediği, savaşta neler yaşandığının bilinmesi istenmez, anlatılmaz, gösterilmez. (Buna en iyi örneklerden biri Rus ressam Vasily Vereşçagin'in portrelerinin başına gelenlerdir. Vereşçagin savaş sahnelerini o kadar gerçekçi resmetmiştir ki birçok eseri ya hiç sergilenmemiş ya da ortadan kaldırılmıştır.)
Portreyi tamamlamak için daha da ileri giderek söyleyelim, savaşanların büyük çoğunluğu da savaşa neden olan siyasal politik nedenlerden, uluslararası çıkarlar ve dengelerden bihaberdir. Savaşa gönüllülerin sayısı tahmin ettiğinizden çok çok azdır.
***
Şimdi gelelim o kritik soruya: Korsanla imparator gerçekten bir midir?
Ya da PKK korsan, Türkiye devleti de imparator mudur? Şiddet paydasına geldiğimiz zaman ikisi eş midir?
PKK'nin şiddetiyle, zoruyla Türk devletinin şiddetini aynı kefeye koymak, (bırakın aynı kefeye koymayı kıyaslamak dahi) akla vicdana sığacak şey değildir. PKK konsept olarak bir saldırı hareketi olma özelliğini 1990'ların başında kaybetmiştir. Modern PKK, Kürtlerin özerklik kazanmasının sağlanmasıyla ifade edilen siyasallaşma kanallarını açmak için kendini örgütlemiş bir direnç odağıdır.
Türkiye de PKK'ye bu kanalları kapatmanın savaşımını veriyor.
PKK mücadelesinin şiddet-zor tarafını tahminen 5 bin gerillayla yürütürken; Türkiye, PKK'ye karşı faal asker, polis ve korucuları da katarsak nerdeyse 200 bin kişilik bir güçle ve elindeki tüm teknolojik imkanları seferber ederek kendi mücadelesini yürütüyor.
Denge bu iken kusura bakmayın PKK ile Türk devletinin şiddeti aynıdır diyemiyorum. İmparator yanlılarına dönüp "bakın imparatorunuz korsanlarla aynı şeyi yapıyor" diyecek kadar "beyaz" değilim çok şükür.
Aslını söylemek gerekirse güçlü (!) olanın karşısına dikilip boyun eğmeyeni savunuyorum.
***
Kürtleri tarih sahnesinden silmek adına 90 yıldır her türlü asimilasyon, baskı ve şiddet politikalarını sürdürenlerin yaptıklarının yanlarına kar kalmayacağını göstermek isteyenlerin başka ne tür bir araca başvurabileceklerini kimse söyleyebilir mi?
Şiddeti kutsayıp, insan ölümlerini yadsıdığımızı söyleyenler oluyor, olacak da. Bu tartışmada "insanlar ölmesin" diyenler hep haklı gözüküyor. Ama savaş karşıtlığı emin olun ki "insanlar ölmesin" demekten başka bir şeydir. Savaş karşıtlığı savaşın nedenlerinin hakkaniyetli bir çözümle ortadan kaldırılmasını savunmaktır. Savaşı bundan başka hiçbir şey durduramaz. Savaşan güçlere çözüm iradesinin oluşması dışında hiçbir güç de geri adım attıramaz.
(8 Ekim 2011 - Yeni Özgür Politika)
Donnerstag, 6. Oktober 2011
Metin Altıok'tan gerilla ağıdı
Sivas'ta katledilen şair Metin Altıok 1979 senesinde hayatının dönüm noktalarından birini temsil eden Bingöl'e felsefe öğretmeni olarak atanır. Bingöl Lisesinde öğretmenlik yapan Altıok'ta derin izler bırakır bu şehir. Devrimcilerle kurduğu derin dostluklar, şahit olduğu trajediler ve şarktaki yaşam mücadelesi bambaşka bir dünyanın kapılarını açar ona.
Türkçe şiirin en önemli isimlerinden biri olan Altıok hayatını Bingöl'den önce ve Bingöl'den sonra diye ayırır hep. Bingöl'den sonra şiirinin bambaşka bir hal aldığını, dünyasının başka bir mecraya girdiğini defalarca dile getirmiştir Altıok.
Altıok'un bahsettiği derin etkilerin en çarpıcı olarak hissedildiği olay 1980'lerin ortalarında Bingöl'de iki gerillanın cenazelerinin teşhir edilmesi olayıdır. Altıok katledilen gerillalar için bir şiir kaleme alır. Ve öyle yakındır ki onlara, çırılçıplak teşhir edilen kadın gerilla için “kızım” der.
Altıok'un bu ağıdı ve onun evvelinde gelişen olayların tek kaydı Epigraf dergisine verdiği bir röportaj. Bu röportajda Altıok, Bingöl için “benim için ikinci üniversite oldu” der ve anlatmaya başlar:
“Bir gün Bingöl’e iki ceset getirdiler. Bingöl bu ölülerle çalkalandı. Herkes görmeye gidiyor. Ben de gittim. Morga götürüyorlardı cesetleri. Biri erkek, daha bıyıkları terlememiş, öbürü bir kız. Erkeğin elbiseleri üstünde, kız çırılçıplak. Ama erkeğin yüzü dümdüz, burnu yok, baldırından da lop et koparılmış, parmakları mürekkepli. Parmak izi almışlar. Çok etkilendim bu olaydan ve tabii rakıya vurdum. Sonra bir de şiir yazdım”
Altıok’un o gün kaleme aldığı şiir şöyledir:
“Öyle ak öyle ak ki teni
ipekten biçilmiş sanki
duyulmamış bu yüzden üstünü örtmek gereği
Çırılçıplak incecik, sedyede bir kız cesedi
Onparmağı boyalı
Bulaşmış ıstampa mürekkebi
Bir kızım sağsa eğer
bir kızım morgta şimdi”
Tüm araştırmalarımıza rağmen bu olayın ne zaman yaşandığını ve söz konusu gerillaların kimler olduğunu öğrenemedik. Ancak bir erkek ve bir kadın gerillanın hayatını kaybetmesinden hareket edersek sözkonusu iki gerillanın 30 Mayıs 1987 tarihinde Kiğı'da yaşanan bir çatışmada öldürülen Nafiye Öz ve Haydar Kuru olması ihtimali oldukça güçlü.
Ve yine Bingöl'de yazdığı bir başka şiiri var Metin Altıok'un. Kim için yazdığı belirsiz. Orada da kimliksiz bir cenazeden bahseder:
“Yanında dağılmış kağıtlar
Ve tütün tabakası var
Bir bez parçasıyla
Ağzını tıkamışlar
Cesetini sırt üstü
Boyunca uzatmışlar
Bir deniz kabuğunda
Dalgaları duyanlar
Boş bir mermi kovanı
Sizce nasıl uğuldar”
Altıok'un Bingöl'den bir öğrencisi ünlü şairin şehirdeki tüm demokrat ve aydınlarla yakın ilişkide olduğunu ve onların bir anlamda öncülüğünü yaptığını anlatıyor. Ve o dönemdeki birçok öğrencisinin de sonra gerillaya katıldığından bahsediyor tabii ki.
Aslında bu olaydan çok uzun zaman önce yani 1979'da Altıok, Kürdistan'daki gerçeklikle çok acı bir şekilde tanışmıştır.
Bingöl'de faşistler tarafından kurşunlanarak katledilen avukat Şakir Elçi ile Metin Altıok çok yakın dost olmuşlardır. Bingöl Lisesinde yeni göreve başlayan Altıok sürekli olarak bir araya geldikleri Elçi ile birlikte oturup Kürt müziğinden, şiirinden, siyasetten konuşurlar. Şakir Elçi'nin eşi Sema Elçi de bu süreçte Altıok'un görev yaptığı Bingöl Lisesinde öğretmendir. Bu nedenle çok daha sık görüşürler.
Altıok tam da Şakir Elçi'nin vurulduğu gün Ankara'dan otobüsle Bingöl'e gelir. Haberi alır almaz kağıt kaleme sarılır ve eşi Nebahat Çetin'e şunları yazar: “Nebahat sevgilim, Bingöl'e gelir gelmez aldım kötü haberi; Şakir Elçi'yi kent alanında beş kurşunla vurmuşlar, ölmüş. Şiir düşkünü güzelim Kürd, iki çocuk babası herkesin meccani avukatı Şakir kardeş öldürülmüş. Sana anlatmışttım beni yemeğe davet etmişti evine. Rakılar içip şiirden, Cigerxun'dan, Nazım'dan söz etmiştik. Müthiş sarsıldım. Ne kadar üzüldüm bilemezsin.”
Sonrasında yaşanan olayları ve öğrencilere uygulanan vahşeti de kaleme alır Altıok: “Biim lise boykota girdi. Öğrenciler okula gelmedi. Polis geldi, jandarma geldi. Hepimizi sorguya çektiler. Ben iki gün geç geldiğim için paçayı kurtardım. Öğrencileri boykota teşvik eden öğretmenleri arıyorlar –sanki varmış gibi- oysa hiçbir öğretmenin boykotla bir ilgisi yok.
Bingöl iyice karıştı. Hepimiz dehşetli huzursuzuz. Ders bile veremiyoruz. Baskı üstüne baskı, zulüm. On iki Mart hortladı. Ellinin üstünde öğrenci gözaltına alındı. Cop, elektrik. Çocukların gövdeleri sigara yanığıyla çiçek açtı. Kötü günler geçiriyorum.”
Ve şu sözlerle seslenir Altıok eşi Nebahat'e: “Nebahat seni çok özledim. Rüyalarıma giriyorsun. Kendine iyi bak. Beni bekle. Ne olursa olsun dönem sonuna kadar kalacağım burada. Yılmayacağım. Benim kanım Şakir'inkinden daha kırmızı değil. Amaçları hepimizi yıldırmak. Hevesleri kursaklarında kalacak...”
Metin Altıok kendi için der ya “şair olmanın günün tehlikesini bir sis çanı gibi duyurmak” olduğunu tam da buydu işte. 2 Temmuz 1993'te yakılan Madımak Otelinden yaralı kurtulan tek kişiydi. Ancak girdiği komadan çıkamadı ve 9 Temmuz'da hayata gözlerini yumdu.
Bingöl onda, o Bingöl'de derin izler bıraktı.
Hatta Fazıl Say onun için bestelediği Metin Altıok Oratoryasında “Bingöl Soneleri” adlı bir bölümde şairin Bingöl'de kaleme aldığı şiirleri besteledi.
Ve o Kürtlerin dünyasına giren ve onların yüreğine dokunan nadir Türkiyeli şairlerden biri oldu.
(26 Ekim 2010 tarihinde ANF'de yayınlanmıştır)
Samstag, 1. Oktober 2011
Anlatılmayan bir tarih: Osmanlı'da kölecilik
Tarihe özel bir ilgi duyan insanların dışında Osmanlı döneminde kölecilik konusunda bilgi sahibi olanların sayısı oldukça azdır. Osmanlı'ya nazaran çok daha kısa kölecilik dönemleri yaşamış olan birçok ülkenin tarih kitaplarında ayrıntılı anlatımlara yer verilirken Türk tarih tezinde kölecilik konusunun es geçilmesi oldukça dikkat çekici. Oysa kölecilik Osmanlı'nın bütün katmanları tarafından kabul edilen ve dinen ve hukuken kaidelere bağlanmış yüzyıllarca süren bir uygulamaydı. Bu uygulamanın en yaygın kurbanları da kadınlardı.
Günümüzdeki Osmanlı köleciğinin farkındalığının zayıflığı herşeyden önce köleciğin sosyal ve kültürel izlerinin son derece zayıf olmasından kaynaklanmaktadır. Batılı ülkelerdeki köleciliğin ırksal ve kümeleştirici özelliğinin ön planda olması nedeniyle köleleştirilen toplulukların tarihi ve kültürü farkındalığın oluşmasını sağlıyor. Kölelerin müziği, sanatı, gelenekleri sistemlerin bize aktardıklarından daha fazla bilgi edinmemizin önünü açıyor.
Osmanlı'daki kölecilik sistemi ise kaynağını İslam Dünyasındaki uygulamalarından aldığı için köleleştirmede ırksal ya da dinsel çok kesinleşmiş çizgiler yoktu. Osmanlı'da insanların din ya da ırk ayrımı yapılmaksızın köleleştirilmesinin önü açıktı. Kölecilik sistemini bir nevi “hizmet sektörü” olarak algılayan Osmanlı üst yapısının kurduğu yapı Batı'daki örneklerinden tamamen ayrıydı. Bu nedenle ezilen köle kesimi hiçbir zaman bir ortaklık içinde olmadı, birbiriyle bağ kuramadı, ortak bir kültür ve miras yaratamadı. Sistemde ırksal bakış açısının belirgin olmaması nedeniyle kölelerin topluma özgür bireyler olarak entegrasyonunun da önü açıktı.
KÖLENİN YOLCULUĞU
Osmanlı İmparatorluğunun köle kaynakları oldukça çeşitliydi. 14. yüzyılda Anadolu ve Balkanlarda kurulmaya başlayan Osmanlı egemenliğinin bir sonucu olarak gayrimüslim gençler esir olarak alınırdı. Bu esirler henüz gelişmekte olan devletin en çok ihtiyaç duyduğu alanda yani orduda kullanılırdı.
Osmanlı'nın askeri talepleri ilk kuruluş dönemindeki gibi aciliyet arzetmeyecek duruma geldiği zaman köleler her türlü hizmette kullanılmaya başlandı. 15-17. yüzyıllarda kölelerin sahiplerinin evini bekledikleri, bahçıvanlık yaptıkları, ekin sürdükleri, hammallık yaptıkları çokça görülürdü.
Kadın köleciği ise Osmanlı'da 15. yüzyılda artık yavaş yavaş gücün çokeşli erkek egemenliğiyle ölçülmesiyle büyük bir hız kazandı. Toplumsal kabulde güçlü olan bir kişinin hareminin büyük, eşlerinin sayısının fazla olması gerekirdi. Padişahın devasa haremini geçmemek koşuluyla tüm Osmanlı ileri gelenleri geniş bir harem oluşturmak için büyük paralar harcardı. Seferlere giden komutanların böyle bir sorunu yoktu. Onlar ganimet olarak sefer yapılan topraklardan kendilerine kadın seçer ve himayelerine katarlardı.
Kadın kölelere Osmanlı üst yapısının yoğun talebi sonucunda köle tacirleri arttı. Kapalıçarşıya yakın bir mesafede bugünkü Nur-i Osmaniye Camiinin olduğu yerde kurulan pazar Osmalı elitinin yaşadığı mekanlara yürüyüş mesafesindeydi. (Bizans döneminde de aynı yer köle pazarı olarak kullanılırdı.)
15. yüzyılın sonları ve 16. yüzyılda Osmanlı egemenliğinin doruk noktasına ulaştığı dönemlerde özellikle Akdeniz'de korsanların faaliyetleri artmıştı. Korsanlar o kadar güçlüydü ki sadece gemilere değil karadaki şehir ve kasabalara saldırarak güzel kadınları ve küçük yaştaki erkek çocukları yanlarında götürürlerdi. Bunların en güzellerinin ise rotası belliydi: İstanbul'daki köle pazarı. 17 ve 18'inci yüzyıllarda Osmanlı elitinin iyice yerleştiği Kahire'de de büyük bir pazar vardı fakat İstanbul'daki kadar büyük paralar dönmüyordu.
İstanbul'da güzel bir kadın kölenin ederi yaklaşık 10 bin akçeydi. Rekabet çok kızıştığı zaman bu rakamın 20 bine kadar çıkıyordu. Kaba bi hesapla günümüz ederiyle 23 bin TL. (Tüm Osmanlı kölecilik tarihi boyunca en yüksek fiyatlı köle ise bir erkekti: 48 bin akçe).
Kadın kölelerin Osmanlı'ya bir diğer geliş yolu ise yabancı ülkelerin “hediye” etmesiydi. 17. yüzyıl Sadrazamı Melik Ahmed Paşa bir keresinde 70 bakire kız ve oğlan hediye almıştı. Osmanlının egemenliği altındaki ülkelerin yabancı malikleri sık sık padişaha, sadramzama, beylerbeylerine kadın köleler gönderirdi. Çoğu zaman bu kadın kölelerin en beğenilenlerin alıkonulup diğerleri “eş dosta” hediye edilirdi.
KÖLENİN STATÜSÜ
Osmanlı İmparatorluğundaki kölecilik uygulamasında İslami kuralların etkisi nedeniyle kölenin toplum içindeki statüsü farklılıklar gösterirdi. Osmanlıdaki kanun kölenin “insan” olduğunun farkındaydı ve onu başka bir varlık, ikinci sınıf, herhangi bir ırktan aşağı görme yaklaşımı yoktu. Bu nedenle Osmanlıda ne genel ne de dönemsel olarak kölelere açık kötü muameleden bahsetmek güçtür.
Osmanlı hukuku köle sahiplerinin bakış açısıyla yazılmış olsa da kölelere de önemli haklar tanıyordu. Herşeyden önce kölenin kötü muameleden şikayetçi olup sahibinden alınmasını isteme hakkı vardı. Bir kölenin öldürülmesinin hafifletici bir tarafı bulunmuyordu. Ayrıca İslam hukuku kölenin kendi özgürlüğünü satın alabilmesi imkanını doğuruyordu. Diğer taraftan mükatebe olarak adlandırılan anlaşmalı köleler belli bir süre sonra özgürlüklerine kavuşabiliyor ya da isterlerse sahipleri ile olarak sözleşmelerini uzatabiliyordu.
Kadının köleliği Osmanlı'daki ya da İslam dünyasındaki kölecilik sistemlerinde cinsel istismarın ağır bir şekilde yaşandığı bir durumdur. Batılı kölecilik sistemlerinde ırkçı, aşağı gören yaklaşım esas olduğundan köleleriyle ilişkiye giren sahiplerin sayısı oldukça azdı. Osmanlıda ise sahiplerin kadın köle almalarındaki temel motivasyonlardan biri cinsellikti.
Kadın kölelerin hukuku da biraz bu duruma göre değerlendirilirdi. Kadın, sahibi olan erkekden bir çocuk (ümm-i veled) doğurması durumunda köle olmayan eşlerle aynı statüde değerlendirilirdi. Kadın köle kendisi ile evlenmek isteyen bir kişinin çıkması durumunda ise sahibinin izni gerekirdi. Bu durumda köle ile evlenmek isteyen erkek köle sahibine yüklü bir miktarda para öderdi. Kadın kölenin başka bir sahip tarafından alınması ise nadir rastlanılan bir durumdu.
Sahiplerinin evinden kaçan kölelere genelde kırbaç cezası uygulanırdı. Köle sahibi köleden aldığı verimi düşürme endişesi taşıdığından bu cezaların daha ziyade hafif uygulandığından bahsedebiliriz.
Kaçak köleleri yakalamak için “yavacı” olarak adlandırılan insan avcıları özellikle İstanbul ve Bursa'da meşhurdu. Silahlı yavacılar kaçkınların izini sürer ve onları sahiplerine yakalayıp geri götürürdü.
TOPLUM İÇİNDE KÖLELER
Osmanlı'da kölelerin büyük bir çoğunluğu 7-8 sene gibi bir süre içinde özgür olup topluma karışırlardı. İstisnai durumlarda ise yaşlanmayla birlikte köle kesinkes azad edilirdi. Bu nedenle çok ciddi bir köle kökenli nüfus oluşmuştu. 16 ve 17inci yüzyıllarda İstanbul'un nüfusunun yüzde 20'sinin Bursa'nın nüfusunun ise yüzde 50'sinin köle kökenli olduğunu biliniyor. Köleler azad edildikten sonra da imparatorluğun ticaret ve idari merkezilerindeki alt tabaka nüfusu oluşturmakla görevlendiriliyordu sanki
İzmir'de Sabırtaşı, Dolapkuyu, Tamaşlık, İkiçeşmelik ve Ballıkuyu mahalleleri 19. yüzyılda tamamen Afrikalı siyahların mahalleleriydi. Bu kölelerin tümünün ataları Osmanlıya tarlalarda çalışma üzere getirilmiş ve yaşlanınca azad edilmişti.
1847'de yayınlanan bir fermanla Osmanlı toprakları üzerindeki tüm köleler azad edildi. Hiçbir zaman köleler konusunda net bir istatistik tutulmayan Osmanlı'da askeri amaçla kullanılan köleler de katıldığında 500 sene içindeki kölelerin sayısının milyonlarla ifade edildiği düşünülüyor. Yani kökenleri Anadolu'da olan insanların hatırı sayılır bir bölümünün atalarının bu topraklara Orta Asya'dan dört nala değil bir köle olarak geldiği söylenebilir.
Kürtler neden PKK’ye destek veriyor?
Kürtlerin PKK’ye neden destek verdiğini anlamak gerçekten zor.
Düşünün ki yaklaşık 30 senedir Kürt bölgesinde ağır bir çatışma ortamı yaşanıyor. Milyonlarca insanın köyü yakılmış yıkılmış. Onbinlerce faili meçhul cinayet var. Çatışmalarda her gün Kürt gençleri hayatlarını kaybediyor. Her gün bir başka mahallede taziye çadırı...
PKK ortaya çıkmadan evveli Kürt bölgesinde böyle şeyler yoktu.
***
PKK hareketini başlatanların çoğu 20’li yaşlardaydı. Yani tahminen 1955-65 doğumlular. Büyük bir kısmı artık hayatta değil.
Şimdi PKK hareketini sürdürenlerin çoğu yine 20’li yaşlarda. 1980-90 doğumlular. Bundan 20 yıl sonra hala savaş devam ediyor olursa onlar da büyük ihtimalle hayatta olmayacaklar.
Savaşta 30 bin kişi hayatını kaybetti diyorlar. Ben daha fazla olduğunu düşünüyorum.
Toplu mezarlarda bin küsur insan var diyorlar. Kesinlikle daha fazla olduğunu düşünüyorum.
***
Şehirlere, köylere inip bakın. Kendini Kürt yurtseveri olarak adlandıranlardan tek bir kişi yoktur ki asker-polis fiskesi yememiş olsun.
Her birinin mutlaka savaşta kaybettiği bir yakını, bir gözaltı, işkence hikayesi vardır.
Her biri PKK çıkmazdan evvel gül gibi kendi kendine yaşayıp gitmekteydi. Kiminin evi barkı, kiminin tarlası vardı. Kimiyse ırgatlık eder, yine de memleketinde yaşar giderdi.
Şimdi milyonlarcası kendi topraklarından uzakta büyük şehirlerin varoşlarında yaşam mücadelesi veriyor. Hiç azımsanmayacak sayıda Kürt de sürgünde.
PKK’den evveli böyle şeyler yoktu.
Kürtler neden PKK’ye destek veriyor anlamak zor.
***
PKK’ye verilen destek AKP’ye verilen destek gibi değil. Bedava yakıt, gıda gibi getirileri yok. Devletin sunduğu rant olanaklarından yararlanmanız neredeyse imkansız. Cezası da 3 yıl 9 aydan başlayıp ağırlaştırılmış ömür boyu hapse kadar uzuyor.
Onbinlerce Kürt bugün Türkiye cezaevlerinde. Her gün başka eziyetlerle yaşama tutunmaya çalışıyor.
Gerçekten çok iyi bir soru: Bütün bunlar ortadayken Kürtler PKK’ye neden destek veriyor? Neden devletinin milletinin (!) yanında yer alıp rahat rahat yaşamak varken bütün bunları çekiyor? Neden silahlı mücadelenin tüm badirelerine katlanıyor, sineye çekiyor?
Anlayabiliyor musunuz?
***
Kürtler ile PKK arasındaki mesafe hiçbir zaman Kürtler ile Türk devleti arasındaki mesafeden daha fazla olmayacaktır.
PKK Kürtlük adına mücadele verirken Türk devleti ise kendi egemenliğini sürdürme mücadelesini veriyor.
PKK’nin verdiği mücadele ilerleme sağlarken Türk devleti klasik politikalarından sürekli olarak geri adım atıyor. PKK Kürtler adına sürekli kazanıyor.
Kürtler hangisine kendisini daha yakın bulur dersiniz?
Hangi gücün etkisi kitleler üzerinde daha fazla olur?
Ve hangisinin kitleler ile kurduğu bağ daha güçlüdür?
Bir de bunları cevaplayın.
(01 Ekim 2011, Yeni Özgür Politika)
Abonnieren
Posts (Atom)

+of+Hungary+for+his+mission+to+Mandate+Palestine+in+an+attempt+to+rescue+Hungarian+Jewry..jpg)















