Samstag, 1. Oktober 2011
Anlatılmayan bir tarih: Osmanlı'da kölecilik
Tarihe özel bir ilgi duyan insanların dışında Osmanlı döneminde kölecilik konusunda bilgi sahibi olanların sayısı oldukça azdır. Osmanlı'ya nazaran çok daha kısa kölecilik dönemleri yaşamış olan birçok ülkenin tarih kitaplarında ayrıntılı anlatımlara yer verilirken Türk tarih tezinde kölecilik konusunun es geçilmesi oldukça dikkat çekici. Oysa kölecilik Osmanlı'nın bütün katmanları tarafından kabul edilen ve dinen ve hukuken kaidelere bağlanmış yüzyıllarca süren bir uygulamaydı. Bu uygulamanın en yaygın kurbanları da kadınlardı.
Günümüzdeki Osmanlı köleciğinin farkındalığının zayıflığı herşeyden önce köleciğin sosyal ve kültürel izlerinin son derece zayıf olmasından kaynaklanmaktadır. Batılı ülkelerdeki köleciliğin ırksal ve kümeleştirici özelliğinin ön planda olması nedeniyle köleleştirilen toplulukların tarihi ve kültürü farkındalığın oluşmasını sağlıyor. Kölelerin müziği, sanatı, gelenekleri sistemlerin bize aktardıklarından daha fazla bilgi edinmemizin önünü açıyor.
Osmanlı'daki kölecilik sistemi ise kaynağını İslam Dünyasındaki uygulamalarından aldığı için köleleştirmede ırksal ya da dinsel çok kesinleşmiş çizgiler yoktu. Osmanlı'da insanların din ya da ırk ayrımı yapılmaksızın köleleştirilmesinin önü açıktı. Kölecilik sistemini bir nevi “hizmet sektörü” olarak algılayan Osmanlı üst yapısının kurduğu yapı Batı'daki örneklerinden tamamen ayrıydı. Bu nedenle ezilen köle kesimi hiçbir zaman bir ortaklık içinde olmadı, birbiriyle bağ kuramadı, ortak bir kültür ve miras yaratamadı. Sistemde ırksal bakış açısının belirgin olmaması nedeniyle kölelerin topluma özgür bireyler olarak entegrasyonunun da önü açıktı.
KÖLENİN YOLCULUĞU
Osmanlı İmparatorluğunun köle kaynakları oldukça çeşitliydi. 14. yüzyılda Anadolu ve Balkanlarda kurulmaya başlayan Osmanlı egemenliğinin bir sonucu olarak gayrimüslim gençler esir olarak alınırdı. Bu esirler henüz gelişmekte olan devletin en çok ihtiyaç duyduğu alanda yani orduda kullanılırdı.
Osmanlı'nın askeri talepleri ilk kuruluş dönemindeki gibi aciliyet arzetmeyecek duruma geldiği zaman köleler her türlü hizmette kullanılmaya başlandı. 15-17. yüzyıllarda kölelerin sahiplerinin evini bekledikleri, bahçıvanlık yaptıkları, ekin sürdükleri, hammallık yaptıkları çokça görülürdü.
Kadın köleciği ise Osmanlı'da 15. yüzyılda artık yavaş yavaş gücün çokeşli erkek egemenliğiyle ölçülmesiyle büyük bir hız kazandı. Toplumsal kabulde güçlü olan bir kişinin hareminin büyük, eşlerinin sayısının fazla olması gerekirdi. Padişahın devasa haremini geçmemek koşuluyla tüm Osmanlı ileri gelenleri geniş bir harem oluşturmak için büyük paralar harcardı. Seferlere giden komutanların böyle bir sorunu yoktu. Onlar ganimet olarak sefer yapılan topraklardan kendilerine kadın seçer ve himayelerine katarlardı.
Kadın kölelere Osmanlı üst yapısının yoğun talebi sonucunda köle tacirleri arttı. Kapalıçarşıya yakın bir mesafede bugünkü Nur-i Osmaniye Camiinin olduğu yerde kurulan pazar Osmalı elitinin yaşadığı mekanlara yürüyüş mesafesindeydi. (Bizans döneminde de aynı yer köle pazarı olarak kullanılırdı.)
15. yüzyılın sonları ve 16. yüzyılda Osmanlı egemenliğinin doruk noktasına ulaştığı dönemlerde özellikle Akdeniz'de korsanların faaliyetleri artmıştı. Korsanlar o kadar güçlüydü ki sadece gemilere değil karadaki şehir ve kasabalara saldırarak güzel kadınları ve küçük yaştaki erkek çocukları yanlarında götürürlerdi. Bunların en güzellerinin ise rotası belliydi: İstanbul'daki köle pazarı. 17 ve 18'inci yüzyıllarda Osmanlı elitinin iyice yerleştiği Kahire'de de büyük bir pazar vardı fakat İstanbul'daki kadar büyük paralar dönmüyordu.
İstanbul'da güzel bir kadın kölenin ederi yaklaşık 10 bin akçeydi. Rekabet çok kızıştığı zaman bu rakamın 20 bine kadar çıkıyordu. Kaba bi hesapla günümüz ederiyle 23 bin TL. (Tüm Osmanlı kölecilik tarihi boyunca en yüksek fiyatlı köle ise bir erkekti: 48 bin akçe).
Kadın kölelerin Osmanlı'ya bir diğer geliş yolu ise yabancı ülkelerin “hediye” etmesiydi. 17. yüzyıl Sadrazamı Melik Ahmed Paşa bir keresinde 70 bakire kız ve oğlan hediye almıştı. Osmanlının egemenliği altındaki ülkelerin yabancı malikleri sık sık padişaha, sadramzama, beylerbeylerine kadın köleler gönderirdi. Çoğu zaman bu kadın kölelerin en beğenilenlerin alıkonulup diğerleri “eş dosta” hediye edilirdi.
KÖLENİN STATÜSÜ
Osmanlı İmparatorluğundaki kölecilik uygulamasında İslami kuralların etkisi nedeniyle kölenin toplum içindeki statüsü farklılıklar gösterirdi. Osmanlıdaki kanun kölenin “insan” olduğunun farkındaydı ve onu başka bir varlık, ikinci sınıf, herhangi bir ırktan aşağı görme yaklaşımı yoktu. Bu nedenle Osmanlıda ne genel ne de dönemsel olarak kölelere açık kötü muameleden bahsetmek güçtür.
Osmanlı hukuku köle sahiplerinin bakış açısıyla yazılmış olsa da kölelere de önemli haklar tanıyordu. Herşeyden önce kölenin kötü muameleden şikayetçi olup sahibinden alınmasını isteme hakkı vardı. Bir kölenin öldürülmesinin hafifletici bir tarafı bulunmuyordu. Ayrıca İslam hukuku kölenin kendi özgürlüğünü satın alabilmesi imkanını doğuruyordu. Diğer taraftan mükatebe olarak adlandırılan anlaşmalı köleler belli bir süre sonra özgürlüklerine kavuşabiliyor ya da isterlerse sahipleri ile olarak sözleşmelerini uzatabiliyordu.
Kadının köleliği Osmanlı'daki ya da İslam dünyasındaki kölecilik sistemlerinde cinsel istismarın ağır bir şekilde yaşandığı bir durumdur. Batılı kölecilik sistemlerinde ırkçı, aşağı gören yaklaşım esas olduğundan köleleriyle ilişkiye giren sahiplerin sayısı oldukça azdı. Osmanlıda ise sahiplerin kadın köle almalarındaki temel motivasyonlardan biri cinsellikti.
Kadın kölelerin hukuku da biraz bu duruma göre değerlendirilirdi. Kadın, sahibi olan erkekden bir çocuk (ümm-i veled) doğurması durumunda köle olmayan eşlerle aynı statüde değerlendirilirdi. Kadın köle kendisi ile evlenmek isteyen bir kişinin çıkması durumunda ise sahibinin izni gerekirdi. Bu durumda köle ile evlenmek isteyen erkek köle sahibine yüklü bir miktarda para öderdi. Kadın kölenin başka bir sahip tarafından alınması ise nadir rastlanılan bir durumdu.
Sahiplerinin evinden kaçan kölelere genelde kırbaç cezası uygulanırdı. Köle sahibi köleden aldığı verimi düşürme endişesi taşıdığından bu cezaların daha ziyade hafif uygulandığından bahsedebiliriz.
Kaçak köleleri yakalamak için “yavacı” olarak adlandırılan insan avcıları özellikle İstanbul ve Bursa'da meşhurdu. Silahlı yavacılar kaçkınların izini sürer ve onları sahiplerine yakalayıp geri götürürdü.
TOPLUM İÇİNDE KÖLELER
Osmanlı'da kölelerin büyük bir çoğunluğu 7-8 sene gibi bir süre içinde özgür olup topluma karışırlardı. İstisnai durumlarda ise yaşlanmayla birlikte köle kesinkes azad edilirdi. Bu nedenle çok ciddi bir köle kökenli nüfus oluşmuştu. 16 ve 17inci yüzyıllarda İstanbul'un nüfusunun yüzde 20'sinin Bursa'nın nüfusunun ise yüzde 50'sinin köle kökenli olduğunu biliniyor. Köleler azad edildikten sonra da imparatorluğun ticaret ve idari merkezilerindeki alt tabaka nüfusu oluşturmakla görevlendiriliyordu sanki
İzmir'de Sabırtaşı, Dolapkuyu, Tamaşlık, İkiçeşmelik ve Ballıkuyu mahalleleri 19. yüzyılda tamamen Afrikalı siyahların mahalleleriydi. Bu kölelerin tümünün ataları Osmanlıya tarlalarda çalışma üzere getirilmiş ve yaşlanınca azad edilmişti.
1847'de yayınlanan bir fermanla Osmanlı toprakları üzerindeki tüm köleler azad edildi. Hiçbir zaman köleler konusunda net bir istatistik tutulmayan Osmanlı'da askeri amaçla kullanılan köleler de katıldığında 500 sene içindeki kölelerin sayısının milyonlarla ifade edildiği düşünülüyor. Yani kökenleri Anadolu'da olan insanların hatırı sayılır bir bölümünün atalarının bu topraklara Orta Asya'dan dört nala değil bir köle olarak geldiği söylenebilir.
Kürtler neden PKK’ye destek veriyor?
Kürtlerin PKK’ye neden destek verdiğini anlamak gerçekten zor.
Düşünün ki yaklaşık 30 senedir Kürt bölgesinde ağır bir çatışma ortamı yaşanıyor. Milyonlarca insanın köyü yakılmış yıkılmış. Onbinlerce faili meçhul cinayet var. Çatışmalarda her gün Kürt gençleri hayatlarını kaybediyor. Her gün bir başka mahallede taziye çadırı...
PKK ortaya çıkmadan evveli Kürt bölgesinde böyle şeyler yoktu.
***
PKK hareketini başlatanların çoğu 20’li yaşlardaydı. Yani tahminen 1955-65 doğumlular. Büyük bir kısmı artık hayatta değil.
Şimdi PKK hareketini sürdürenlerin çoğu yine 20’li yaşlarda. 1980-90 doğumlular. Bundan 20 yıl sonra hala savaş devam ediyor olursa onlar da büyük ihtimalle hayatta olmayacaklar.
Savaşta 30 bin kişi hayatını kaybetti diyorlar. Ben daha fazla olduğunu düşünüyorum.
Toplu mezarlarda bin küsur insan var diyorlar. Kesinlikle daha fazla olduğunu düşünüyorum.
***
Şehirlere, köylere inip bakın. Kendini Kürt yurtseveri olarak adlandıranlardan tek bir kişi yoktur ki asker-polis fiskesi yememiş olsun.
Her birinin mutlaka savaşta kaybettiği bir yakını, bir gözaltı, işkence hikayesi vardır.
Her biri PKK çıkmazdan evvel gül gibi kendi kendine yaşayıp gitmekteydi. Kiminin evi barkı, kiminin tarlası vardı. Kimiyse ırgatlık eder, yine de memleketinde yaşar giderdi.
Şimdi milyonlarcası kendi topraklarından uzakta büyük şehirlerin varoşlarında yaşam mücadelesi veriyor. Hiç azımsanmayacak sayıda Kürt de sürgünde.
PKK’den evveli böyle şeyler yoktu.
Kürtler neden PKK’ye destek veriyor anlamak zor.
***
PKK’ye verilen destek AKP’ye verilen destek gibi değil. Bedava yakıt, gıda gibi getirileri yok. Devletin sunduğu rant olanaklarından yararlanmanız neredeyse imkansız. Cezası da 3 yıl 9 aydan başlayıp ağırlaştırılmış ömür boyu hapse kadar uzuyor.
Onbinlerce Kürt bugün Türkiye cezaevlerinde. Her gün başka eziyetlerle yaşama tutunmaya çalışıyor.
Gerçekten çok iyi bir soru: Bütün bunlar ortadayken Kürtler PKK’ye neden destek veriyor? Neden devletinin milletinin (!) yanında yer alıp rahat rahat yaşamak varken bütün bunları çekiyor? Neden silahlı mücadelenin tüm badirelerine katlanıyor, sineye çekiyor?
Anlayabiliyor musunuz?
***
Kürtler ile PKK arasındaki mesafe hiçbir zaman Kürtler ile Türk devleti arasındaki mesafeden daha fazla olmayacaktır.
PKK Kürtlük adına mücadele verirken Türk devleti ise kendi egemenliğini sürdürme mücadelesini veriyor.
PKK’nin verdiği mücadele ilerleme sağlarken Türk devleti klasik politikalarından sürekli olarak geri adım atıyor. PKK Kürtler adına sürekli kazanıyor.
Kürtler hangisine kendisini daha yakın bulur dersiniz?
Hangi gücün etkisi kitleler üzerinde daha fazla olur?
Ve hangisinin kitleler ile kurduğu bağ daha güçlüdür?
Bir de bunları cevaplayın.
(01 Ekim 2011, Yeni Özgür Politika)
Dienstag, 27. September 2011
Kınamak, kınamamak ve kınayamamak üzerine
Barışçı çevrelerde (!) son günlerde en revaçta olan konu şu kınama kınamama meselesi. Hani PKK bir eylem yaptığında özellikle Kürt siyasetçilere yönelik olarak „bak sizinkiler neler yapıyor kınasanıza” denilmesinden bahsediyorum. „Devleti kınadığınız gibi PKK’yi de kınasanıza” havalarından.
Bunları dillendirenlerin arasında Kürt çevrelerinin PKK’yi açık açık kınamamaları halinde Türkiye’de bir barış sürecinin önünün açılamayacağını söyleyenler dahi var.
***
Bütün savaşların başında bir haklı-haksız vardır. Sonunda da bir kazanan-kaybeden. Aradaki her şey ise cinayettir.
Savaşlar da ancak bir tarafı yıldıracak kadar cinayet işlendiğinde biter.
Şu anda PKK ile Türkiye arasında yaşanan çatışmadaki güç dengesine bakarsanız daha onbinlerce insan hayatını kaybetse dahi iki taraftan birinin diğerine mutlak bir üstünlük kurma ihtimalinin oldukça zayıf olduğunu görürsünüz. Yani bu savaşın bir tarafın diğerini alt ederek sona ermesi çok mümkün değil.
Demek ki Türkiye’de savaşın sona ermesi için bir uzlaşma sağlanması şart.
Uzlaşma da çatışmanın sonuçları değil nedenleri üzerine eğilinildiği zaman ortaya çıkar.
İşte tam da bunu anlamamızın önemi çok büyük.
Nedenler sonuçlardan daha önemlidir.
PKK ile Türkiye arasındaki çatışmanın nedenlerinin üzerine doğru düzgün eğilmeyip bu çatışmanın sonuçları üzerinden siyaset yürütmek, ancak bu devranın böyle gelip böyle gitmesine hizmet eder.
Her gün yaşanan şiddet olaylarını kınama bildirileri yayınlayıp duralım.
Ne olacak?
50 yıl sonra çocuklarını soracak „Ne yaptınız o kan revan günlerinde” diye.. En fazla söyleyeceğiniz şey „Ben yazmıştım, kınamıştım” olacak. Oysa bundan çok daha fazlası lazım. Sonuçlardan daha çok nedenlerle uğraşmak lazım.
Yaşanan can kayıpları savaşın bir sonucudur. Çözüm ararken nedenlerden daha çok bu sonuçlar üzerine yoğunlaşırsak öyle bir şiddet sarmalının içine gireriz ki 30 yıl daha çıkamayız.
Bunu yaşanan insan kaybını önemsizleştirmek için söylemiyorum. Bu meselenin doğasını açıklamak için söylüyorum.
***
Tabii bu Kürt savaşında ne kendisinin ne de sülalesinden tek bi kişinin bile burnu kanamamışlar için yazıp çizmek kolay.
İnsanların intikam duygularını körüklemek, bir halkı „büyük düşman” olarak belletmek ya da Kürt’ü Kürt’e karşı kışkırtmak kolay yani.
Bedelini kendi ödemediği, ödemeyeceği için kolay.
Bu savaş daha da boyutlandığında kendisi cepheye sürülmeyeceği için kolay.
***
Kınama, kınamama, kınayamama tartışması bu çiğlikte ısrar edenlerin yeniden ısıttıkları son tartışma.
Bu tartışmanın seyri dahi insanın midesini kaldırmaz. Başlıyor adam „şunu kına” diye. Karşıdaki de diyor „sen de şunu kına”. O oradan başka bir şey çıkarıyor, diğeri başka bir şey. 30 senelik savaş sürecinde o kadar çok örnek var ki, herkesin çıkını dolu.
İşin aslından, gerçek bir barış mücadelesinden insanları uzaklaştırmanın en kestirme yolu işte. Çok barış istiyorsanız bu savaşın başladığı güne bakacak, kim haklı kim haksız onu teslim edeceksiniz.
Bu hak ve haksızlık durumundan hareketle bir anlaşma durumuna nasıl gidileceğini hesaplayacaksınız. Silahlı mücadelenin haklı nedenleri çözüme kavuşturularak ortadan kaldırığı zaman ortada kınayacak bir şey de kalmaz.
Ama bizde „barış sevenler” bunları düşünmez. Savaşanları kınar, barışmanın, barıştırmanın mücadelesi söz konusu olduğu zaman da hep mücadele verecek yerleri ağrıyor olur.
(24 Eylül 2011, Yeni Özgür Politika)
Samstag, 17. September 2011
Eşekleri vurmasınlar
Hama'nın çıkışında 13 eşeğin Suriyeli askerler tarafından kurşuna dizildiği görüntüler tüm Türk televizyonlarında “eşekleri de vururlar” başlığıyla defalarca yayınlandı. Bu görüntüleri izleyip ahlanıp vahlananların Türk ordusunun Botan'da 90lı yılların ikinci yarısında katır ve eşekleri gördükleri yerde vurduğundan haberi yok tabi.
Yanlış okumadınız, Türk ordusunun son teknoloji ürünü silahlarla donatılmış askerleri işi gücü bırakmış dağlarda eşek katır avlıyordu. Hatta katır ve eşeklere karşı özel hava operasyonu dahi düzenlendiğini söyleyenler var.
Hama'dakilerin suçu neydi bilmiyorum ama Botan'dakilerin suçu yardım ve yataklıktı. Gariban hayvanlar dağ kovuklarında öyle öldü gitti. Öldürülmeleri hiçbir işe de yaramadı.
O kadar çok at, katır, eşek öldürüldü ki 1996-99 yılları arasında Botan illerinde soyları kurudu, alıcıları İran'dan ithal etmeye başladı.
***
Eşeklerin öldürülmesinin günahı bir tarafa, izahatı da zor bir durum. Zira eşek sivil eğilimli bir hayvan. Çok anırıp yer deşifre ettiği için Kürt gerillaları tarafından pek tercih edilmez. Suyu bitince dünyayı ayağa kaldırır. Açken karşıdan gelen birini görse onun dikkatini çekmek için en üst perdeden anırmaya başlar. İnsanlar arasında ayrımcılık yapar. Hassastır.
Buna karşın katırlar ve atlar askeri kullanıma daha uygundur. Eşeklerden çok daha güçlüdür, sessizdir, açlığa dayanıklıdır.
Eşeğin katır ve atlara karşı pozitif özelliği ise intihar eğilimli olmamaları. Katır ve atlar çok zorlandıkları zaman kendilerini uçurumdan atarken eşekler böyle bir davranışa hiç girmez.
***
Filistinliler 2003'te bir eşeğin üzerine bombalar bağlayıp salmışlardı İsrail askerlerinin üstüne. İşe yaramadı, kimsenin burnu bile kanamadı. Eşeğin böyle eylemlere uygun olmadığını fark eden Filistinliler bir daha da bu hayvanlara karışmadı.
Bir ara sanki Kürdistan'da da böyle bir mesele oldu diye hatırlıyorum ama kime sorduysam anımsamadı bile. Herhalde ben hatalıyım.
***
Bu kadar insan ölürken, hayvanların ölümü üzerine bu kadar yazmak da neyin nesi diyenler olacaktır.
Her zaman da olur.
Meşhur bir bilimsel deneyden de örnek verilir her seferinde. İşte bir deney grubuna ekranda önce öldürülen insanlar gösterilmiş ardından da öldürülen kediler, köpekler; insanlar kedi ve köpeklerin öldürülmesine daha fazla tepki vermişler vs vs.
***
Neden biliyor musunuz?
Çünkü insanlığın büyük bir bölümü -çok küçük bir azınlık dışında- bugün makul gerekçelerle bir insanın öldürülebileceğine inanıyor.
Bu beşeri medeniyetin doğası olarak kabul edilmiş bir gerçek.
Ne kadar insanın ve kimlerin öldürülmesi konusunda ikna olduğunuz, hangi pencereden dünyaya baktığınızla alakalı bir durum. Ve nasıl programlandığınızla.
***
Şahsen söyleyeyim benim kahramanlarımın tümü (Peter Pan hariç) adam öldürmüş ya da adam öldürülmesinin emrini vermiş insanlar. (Peter Pan da çokça adam yaralamış, kötülere çok fenalıklar yapmıştır)
Çok ayıpladığımdan, çok abes bulduğumdan değil, dünyanın düzeninin böyle döndüğünü anlatmak için söylüyorum bunları.
Bugün dünya üzerinde güç dediğiniz kimin daha fazla adam öldürme potansiyeline sahip olduğunun orantısından başka nedir?
***
Gücün kutsandığı, insanların dev savaş makineleriyle gururlandığı bir çağda kendinden çok daha zayıf, çok daha güçsüz bir varlığı sevmek güzeldir.
Bu yüzden hayvan sevgisi güzel ve takdir edilecek bir şey.
Gerçek bir hayvanseverin insan öldürebileceğine inanmam ben.
Hama'daki adamlar eşekleri öldüremeyecek kadar “yüreksiz” olsalardı, insanları hiç öldüremezlerdi.
O yüzden işte eşekleri vurmasınlar; eşekleri “dahi” vurmasınlar.
(17 Eylül 2011 - Yeni Özgür Politika)
Montag, 12. September 2011
Sıradan insanlar nasıl katliamcı olurlar?
Donald G. Dutton’un “Soykırım, Katliam ve Aşırı Şiddet: Neden ‘sıradan’ insanlar katliamlarda bulunur?” adlı kitabını okuyorum.
Köpeğine adamış Dutton kitabını; “keşke tüm insanlar senin hayvanlığından bir parça alsaydı” diyerek.
Daha ilk sayfasından itibaren aşağılanmaya başlanıyor ve insan olmanın aşağı taraflarını keşfediyorsunuz yani.
Kitap müthiş. Irkçı şiddetin kabile dönemindeki kökenlerinden modern devletlerin şiddet mekanizmalarına bireyi nasıl dahil ettiğine kadar birçok konudaki denemeler içindeki örneklemeler son derece çarpıcı.
En önemli soruya, yani normal insanların nasıl olup da ölüm makinalarına dönüştüğü sorusuna verilen net bir cevap yok aslında. Ama örneklerden hareketen eden okuyucu güçlü kanılar oluşturabiliyor.
Bu örneklerden en çarpıcılarından biri Japon askeri Nagatomi Hakudo’nun hikayesi.
***
İkinci Dünya Savaşı sırasnda Nanking’de görev yapan bir askerdi Nagatomi Hakudo. Orduya katılmadan önce mazbut bir hayatı vardı. Sakin sevimli bir genç olarak anlatıyordu onu yakınları.
Savaş sonrasında doktor oldu. Bir muayehane açtı. Çevresinde çok sevilen biri haline gelen Hakudo bir gün muayenehanesindeki bekleme odasının bir köşesine küçük bir bölüm yaptı. Bu bölümde isteyenler Hakudo’nun şu sözlerinin yer aldığı video kayıtlarını izleyebiliyordu:
“Pek azınız askerlerin bebekleri süngüleyip kaynar suyun içine attığını bilirsiniz. Askerler 12 ila 80 yaşları arasındaki kadınlara tecavüz edip artık kendilerini tatmin etmeyecek duruma geldiğinde öldürüyorlardı. Ben insanların kafalarını kestim, onları aç bırakıp öldürdüm, yaktım, canlı canlı yaktım. Bunların hepsinin toplamı 200’den fazla. Böylesi bir hayvana dönüşüp böylesi şeyler yapmış olmam çok korkunç. Yaptıklarımı açıklayacak hiçbir kelime yok. Gerçekten şeytanlaşmıştım.”
Hakudo’nun hastalarının sayısının bu itiraflarının ardından dramatik bir şekilde azaldığını söylememe gerek yok herhalde.
***
Gerçekten bir bireyin, bir toplumun tümünü düşman olarak kabul etme konusunda rahatça ikna olabilmesi ve korkunç bir şiddet potansiyeli gösterebilmesinin nedenlerini anlamak zor.
Örneğin Osmanlı döneminde soykırımı gerçekleştirenlerin hepsi Ermenilerin Rusların yanında yer aldığına inanmıştı. Oysa Ermenilerin Ruslara verdiği destek çok sınırlıydı.
Ruanda’da Tutsilerin çok küçük bir kısmı radikal mücadele yöntemlerini uyguluyordu. 5-6 Eylül olaylarında mağdur olanların hiçbirinin Türkiye Cumhuriyetine açık ya da gizli bir düşmanlığı görülmemişti. Saddam da Enfal sırasında hep Kürtlerin savaşta İran’ın yanında yer aldığı propagadasını yapıyordu.
Bu örnekler daha da çoğaltılabilir.
***
Toplumsal akıl tarafından ikna edildiği anda da en akıl dışı şiddet eylemlerine imza atması da birey açısından açıklanması zor bir durum.
Bir albayın emriyle teslim olmuş üç kişiyi kurşuna dizme konusunda yüzlerce askerin ikna olması gibi. Aralarından sadece birinde olaydan çok sonra ortaya çıkıp ihbar edecek kadar vicdan var. Diğerlerinin sessizliğini açıklamak isteyenler Dutton’un kitabına başvurabilirler.
(10 Eylül 2011, Yeni Özgür Politika )
Abonnieren
Posts (Atom)



