Freitag, 11. Mai 2012

Nazım’ın açlık grevi



Nazım Hikmet 1950 yılına geldiğinde artık mahpusluk canına tak etmişti. Ömrünün geri kalanını mahpus damlarında geçirme fikri onu kahrediyordu. Cezaevi arkadaşlarının anlattığına göre Nazım’ın aklında bir açlık grevi yapma fikri uzun bir süreden beri vardı.
Şair sonunda özgürlüğü için kendini açlık grevine yatırmaya karar verdi. 30 Mart 1950’de ailesine yazdığı mektupta Nazım Hikmet açlık grevi kararını şu sözlerle açıkladı: „Başka türlü hareket etmek kabil olmadığı için bu kararı verdim. Sizden yalnız bir şeye kayıtsız şartsız inanmanızı istiyorum; bu kararım, herhangi bir yeis, bir yılgınlık, bir korkaklık, bir sabırsızlık neticesi değildi Sabırlı, şuurlu, ümitliyim. Fakat hakkın ve hakikatın ortaya çıkması için meydana hayatımı atmaktan başka imkanım kalmadığına kaniyim.“Ailesi Nazım’ı bu kararından döndürmek için çok uğraştı ama  şair „Millete verdiğim açık istidaya (dilekçeye) canımı pul yerine kullanıyorum” diyerek 8 Nisan günü açlık grevine başladı. Nazım bundan 52 sene evvel bugün açlık grevinin 13. günündeydi. Nazım Hikmet’in annesi Celile hanım, Orhan Veli, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat da ona destek için açlık grevine yatmışlardı. Avukatının isteği üzerine açlık grevine kısa bir süre ara veren Nazım, 1 Mayıs’ta yeniden başladığı eylemini 17 Mayıs 1950’de sonlandırdı. Bu kararında Sait Faik, Halide Edip Adıvar, Cahit Sıtkı, Adnan Saygun gibi isimlerin yazdığı mektup etkili olmuştu. Aydınlar Nazım’dan yeni hükümet kurulana kadar eylemini durdurmasını istiyordu. Nazım bu çağrılara kulak verdi ve 15 Temmuz’da çıkan af kanunuyla serbest kaldı. Bu dönemde dönemin Kudret gazetesi Orhan Veli, Anday ve Rıfat’ı hedefe koyarak: „Üç sosyalist şair açlık grevi yapacakmış” başlığıyla çıkmıştı. Buna karşı üçlü 15 Mayıs günü Yaprak dergisinde şu sözleri kaleme aldı: „Bir şairin öldürülmesine şair gönlümüz razı olmadığı için, sırf onu kurtarmayı istediğimizi belirtmek için iki gün aç durduk. Niyetimiz kimseyi tehdit değildi, sadece şairlik borcumuzu ödemekti.“ Memleket şairinin açlığına katılmayı bu üç büyük isim bir „şairlik borcu” olarak görüyordu. Orhan Veli, Nazım’ın serbest bırakıldığı sene onun için „Hürriyete Doğru” şiirini kaleme aldıktan sonra öldü. Ünlü şair Nazım’a „Görmüyor musun, her yanda hürriyet  / Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol / Git gidebildiğin yere” diyerek seslenmişti.
***

Freitag, 2. März 2012

Roger Waters’ın İngiliz sömürgeciliğine karşı mücadelesi



Roger Waters İngiltere’nin sömürgecilik tarihiyle gurur duymadığını söylemiş. 2004 yılında İngiltere’de çıkan av yasasını beğenmeyip ülkeyi terk etmişti. En azından geçen süre içerisinde ülkesini terk etmek için kendince daha geçerli sebepler bulmuş.
Waters’ın İngiliz sömürgeciliği konusundaki açıklamalarının nedeni Falkland Adaları konusunda İngiltere ve Arjantin arasında son dönemde artan gerilim. Waters Falkland Adalarının İngiliz olmadığını ve Arjantin’e geri verilmesi gerektiğini savunuyor.
***
Falkland Adaları Atlantik Okyanusunun güneybatısında Arjantin’in burnunun dibinde iki büyük ada merkezli bir ada topluluğu. 18. yüzyıldan bu yana İngilizlerin elinde sömürge. 1982 yılının Nisan ayında Arjantin’deki askeri cunta (evet aynen o binlerce insanı askeri helikopterlerden denize atıp köpekbalıklarına yem eden cunta) “Las Malvinas”ı yani Falkland Adalarına çıkarma yapmıştı.
Tuhaf bir savaştı. Aydınlar, demokratlar hangi tarafta yer alacaklarını şaşırdı. Bir tarafta onbinlerce insanın katili, kirli savaşı siyaset terminolojisine kazandırmış bir cunta, diğer tarafta İngiliz sömürgeciliği.

Freitag, 3. Februar 2012

Zenci Mandela, Cahil Auster


1992 yılında Nelson Mandela, Atatürk Barış Ödülü’nü reddettikten sonra ödülü dağıtan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu 1993, 1994’te ödülü verecek kimse bulamadı.


Bir arkadaşın ortaya attığı “Türk’ün Türk’ten ve Bernard Lewis’ten başka dostu yoktur” şiarı ile ödül, 1997’de Bosna Hersek’te görev yapan Türk Barış Gücü Görev Kuvveti’ne, 1998’de Dr. Bernard Lewis’e, 1999’da rahmetli Haydar Aliyev’e, 2000’de de rahmetli Rauf Denktaş’a verildi.  


Belki bilmeyenler vardır. Bernard Lewis dediğimiz adam ABD’li bir tarihçi. 1961 ve 1968’de “Modern Türkiye’nin Ortaya Çıkışı” kitabının iki baskısında da Ermeni Soykırmını “1,5 milyon Ermeni’nin yok edildiği 1915’teki korkunç Holocaust” olarak tanımlamıştı. Daha sonrasında “1915’teki korkunç katliam” demeye başladı. En nihayetinde de Ermeni Soykırımının tanınmaması için ABD Kongresine çağrıda bulunan akademisyenler arasında yerini aldı.

Samstag, 14. Januar 2012

Nazım Hikmet ve Kürtler

Nazım Hikmet’in Kürtlere, Kürt sorununa, Kürtlerin ayaklanmalarının katliamlarla bastırılmasına karşı sessizliği her zaman tartışma konusu olagelmiştir. Türkçe’nin en büyük şairi, modern Türkiye tarihinin en etkili komünist figürlerinden biri olan Nazım’ın eserleriyle sabit enternasyonalist duyarlılığı neden Kürtler söz konusu olduğunda adeta bir duvar kesilmiş, ünlü şair Kürt katliamlarına karşı sırtını nasıl olup da dönebilmiştir?
Sol cepheyi, Nazım’ı sevenleri çok kızdıran bir tartışmadır bu. Çokça rastlamışızdır Nazım’ın insan sevgisini anlatıp Kürt meselesine karşı duyarsızlığının söz konusu olmadığını ifade edenlere. Nazım’ı eleştiren Kürtler çarçabuk olaya milliyetçi bir perspektiften bakmakla itham edilirler. Lakin nedense kimse “sarı nehre doğru akan ordunun” içindeki Nazım’ın, içinin daussılası Madrid kapısındaki nöbetçinin güzel gözlerindeki Nazım’ın yüzünü neden Kürtlere dönmediğini açıklayamaz. Nazım’ın kalbi dünyanın değişik yerlerinde mücadele veren halklar için atmıştır da yanıbaşındaki Kürtler için atmamış mıdır?

Samstag, 7. Januar 2012

Bülent Ersoy’un devrimcilerle dansı

Bülent Ersoy hanımefendi Deniz Gezmiş’le ilgili bir anısını anlatınca sol cenah birbirine girdi. Öyle ki şimdilerde soldaki popüler ayrım homofobik olanlar ve olmayanlar şeklinde. 
Neyse ki bu tartışmaların önemli bir kısmı iş sıkıya geldiği zaman direksiyonu hemen Kemalizme kıran yaşı geçmiş solcular arasında geçiyor. Yeni neslin pek böyle dertleri yok. 
Deniz Gezmiş’le tanışma meselesi Bülent Ersoy’un devrimcilerle ilk karşı karşıya gelişi değil. 
Rivayete göre meşhur Marmaris meselesinden sonra içeri tıkılan Bülent Ersoy Buca Cezaevine getirilip özel bir koğuşa konur. Ersoy buradaki kısa tutukluluk sürecinde dışarından bir dolu özel yiyecek içecek getirir tabii. Bu sırada diğer koğuşlara ikramdan da geri durmaz. 
Devrimci tutsakların bulunduğu koğuşlar konuyla ilgili toplanırlar tabii. Tartışmalar sonucunda „halkın değerlerine uymayan bir kişinin“ ikramını kabul etmeme kararı alırlar. Böylece Bülent Ersoy’un baklavaları geri gönderilir. 
Bu olayı Buca Cezaevinde o dönemde kalan bir arkadaşımız anlatmıştı. Bizim cenahtaki sohbetlerde de sık sık tekrarlanıp durulur. 
Aynı yıllarda Paşakapısı Cezaevinde ise ülkücüler üç hükümlüyü eşcinsel oldukları için döve döve öldürmüşlerdi. Bu herhalde Türkiye’de bir eşcinsel ya da transseksüelin yaşadığı dışlanmanın boyutlarını daha net ortaya koyan bir örnek.